15.03.2015 - { 07:16 }
İvrindili Ali Çavuş

Ali Çavuş aslen Kastamonu  Cideliydi. Eniştemizdi. Babamın teyzesiyle evliydi. Bir ara hatıralarını anlattırmış yayımlamıştım.

"1315 (1897) doğumluyum. Babam Balkan Savaşı'nda askere alındı. Terhis olup eve geldiğinde, ben İstanbul'da Kantarcılarda çalıştığım için babamla görüşemedik.

Seferberlik başladığında babam tekrar askere çağrıldı. Çanakkale'ye gönderildi. .   Bir süre sonra askerlik Şubesi'nin beni aradığını duyunca Cide'ye teslim oldum. Diğer arkadaşlarla İstanbul'a götürüldük. Burada Endaht  Mektebinde gece gündüz talim gördük. Çanakkale'ye yollandık.

Geride taburumuz ihtiyatla bekletilirken çok sıkı talim yaptırdılar. Bir emirle cepheye intikal ettik.

Gürültülerden ileride muharebe olduğu anlaşılıyordu. Hiç durmadan yaralı taşıyorlardı. Bir süre muharebe sırasını beklerken getirilen yaralılardan biri beni tanımış, ses¬lendi: "Ali

hemşehrim. Baban şimdi savaşanlar içinde!" Hemen bizde muharebeye koşar adım sürüldük. Türk-İngiliz birbirine kilitlenmiş gibi cenk ediyorlardı. Biz de içlerine daldık. Bir güzel boğuştuk. Akşama doğru harp bitti. Ateşkes yapıldı. Cesetleri toplarken acaba babamı görür müyüm diye çok baktım; ama bulamadım. Bir süngü hücumunda kaptırmış gitmişim. Etrafımda kimse yok. Bir baktım bir çukurun  içinde bir İngiliz başka bir yaralı İngiliz'in yaralarını sarıyor.

Süngümü kaldırdım. Şu İngiliz'i sırtındn  süngüleyeyim dedim. Silahsızdı, sırtı bana dönüktü süngüleyemedim. One dönsün diye "Hö" dedim. İngiliz döner dönmez ellerini yukarı kaldırdı.Teslim olmuş, ellerini kaldırmıştı. Silahı elinde değildi. Süngüleyemedim  işaretle benimle gelmesini söyledim. Çünkü Yüzbaşı ikide bir esir getirmemizi isterdi. İngiliz tam önüme düşüp gelirken yaralı ile bir şeyler konuştular. Anlamadım. İngiliz yüzüme baktı, yavaşça elini indirip arkadaşını gösterdi. Su içiyor gibi yaptı. Matarasını işaret etti. Belli ki yaralı su istiyordu. Başımla peki dedim.

İngiliz matarasını çıkardı. Kurşun delmiş içinde su yoktu. Arkadaşını işaret etti. Yavaşça onun matarasını aldı. Onda da su yoktu. Ben mataramı çıkarıp verdim. Gülümseyerek arkadaşına içirdi. Kendi de içti. Mataramı geri verdi. Yaralı İngiliz'e baktım. Yaraları kanıyordu. İkisi de aralarında konuşuyorlardı. Diğer İngiliz Bilerini başının üstüne koyup gitmek için beni bekliyordu. Anladım ki vedalaşıyorlardı. Yahu adamlar suyumu içti. .Bıraksam yaralı ölecek nasıl ölüme bırakabilirim. İşaretle İngiliz'e yaralı arkadaşını almasını söyledim. Önce anlamadı. Bön bön yüzüme baktı. Gene işaret edince birden şaşırdılar. Yaralı İngiliz bir kağıt çıkarıp bir şey yazdı arkadaşına uzattı. O da kağıdı süngümün ucuna taktı. Arkadaşını sırtına alırken İngiliz'e yardım ettim.

(1) Yaldızkaya, Ömer Faruk - Türkmen ağıtları...

Bana baka baka, gözlerime baka baka kaybolup gittiler. Geri döndüm. Olanları yüzbaşıma anlattım. "İyi yapmışsın. Hiç olmazsa besleyecek bir boğaz eksildi. Ver bakayım kağıdı." dedi. Kağıdı okudu, bana söyledi: İngiliz bir kelime yazmış "Thank you " Teşekkür ederim demekmiş.

Çanakkale'de ölümü, ölmeyi hiç düşünmüyorduk. Korkmuyorduk. Sadece bayrağımızı, silahımızı düşmana kaptırırsak diye ödümüz kopuyordu.

Çoğu arkadaş öldüğünü bile bilmediler. Bir süngü hücumunda düşmana doğru koşuyoruz. O anda tek işimiz "Allah Allah" diye bağırmak. Birden yüzüme sıcak sıcak bir şeyler geldi. Fark ettim önümdeki arkadaşın şahdamarına kurşun değmiş, kanı fışkırıyor. Arkadaş farkında değil "Allah Allah" diyerek koşuyor. Ama biraz sonra "Allah" deyip yere kapaklanıverdi. Yapacağım bir şey yoktu. Düşman hemen karşımızdaydı. Üzerinden atlayıp ,düşmanın üzerine atıldım.

Elma attım taş  koydum. Yaban geldi aş koydum. İngiliz'e yol vermem Ben bu yola baş koydum.

 

15.03.2015 - { 07:15 }
Kan ve Ateş Günleri

Gaziler Anlatıyor:

Askerler siperlere alındıktan sonra bazen on, bazen on beş gün burada tutulur, her hücumdan sonra eksilen takımlar hemen takviye edilirdi. Fırsat bulunursa çok kayıp veren, yorulan taburlar kısa süreler için geriye alınır, dinlendirilir, eksikleri tamamlanır, yaraları tedavi edilirdi. Sonra gene cepheye sevk edilirdi.

Her hücum gecesi, vasiyet mektupları yazdırılır, bölük eminlerine teslim edilirdi. Şehitlerin vasiyetleri ertesi gün, şehadet haberleriyle birlikte askeri posta vasıtasıyla ailelerine ulaştırılırdı.

Ölüm artık bir oyundu Çanakkale'de. Hücum geceleri asker büyük bir tevekkülle ölüme hazırlanmaktadır. Ertesi gün yapılacak hücumda ölüm başka ölümlere benzemez. Şehitlik en büyük mertebedir. Ne kadar kolaydır bu mertebeye ulaşmak. Bir şerbet içmek kadar kolaydır. Hani şahadet şerbeti derler ya....

Asker siperlerde böyle bir inançla düğün günü bekler gibi hücum zamanını beklemektedir.

Doğdukları günden beri bekledikleri gün gelmişti... Anaları onları bugün için doğurmuştu. Gün bu gündü. Süngüler bilenmekte, dualar okunmakta, namazlar kılınmaktaydı. Bazen yanık bir türkü yırtarda gecenin karanlığını. Yükselir perde perde. Hasret dolu... Sevgi dolu.. Hasret duyduklarının namusları burada korunacaktı. Vatanın bekçisi, yarın yapılacak doğuş, akıtılacak kandı.1 Sabah saatlerinde başlayacak hücum için onbinlerce Mehmet ağızlarında mırıldandıkları dualarla tüfeklerine sarılmış sıranın kendilerine gelmesini beklemekteydiler.

 

15.03.2015 - { 07:14 }
Kanlısırt’taki Mitralyöz

Bir bölük kumandanının hatırat defterinden;

Kanlısırt’taki düşmanın ileri siperlerinden birinde tek bir mitralyözü vardı ki, fırkanın bütün cephesini taciz edip duruyordu. Daha ikmâl edilememiş siperlerden bazıları bu mitralyözün ateşi altında idi.

Ara sıra acı haberler alıyorduk: Üçüncü bölüğün emir eri sipere gelirken vurulmuş. Dördüncü mangadan bir nefer şehit olmuş... Yüzbaşı yaralanmış, artık bu mitralyöz bizim için meşum olmaya başlamıştı.Hatta bombalardan, torpillerden daha meşum! Çünkü bu silahların az çok mizacını biliyorduk. Mesela büyük torpil makinesi haftada iki gün bizim cephemizi ziyaret ediyordu.

Bombalar daha ziyade akşamdan sonraki ziyaretçilerimiz meyânına dahildi. Velhasıl dâimi bir ülfet neticesi olarak harbin kendisine mahsus itiyatlarını öğrenmiş, ruhumuzda bir huzur ve sükûn tesis edebilmiştik. İşte Kanlısırt’taki melun mitralyöz bizim bu kıymetli asayişimizi ihlâl ediyordu. Gece toplanmış konuşuyorduk. Devamlı yaptığımız musahabe bu uğursuz nokta üstünde deveran ediyordu:

- Eey... Bu mitralyoz tahrip edilemeyecek mi?

- Siperler yakındır, topçu ateş edemez.

- Bir hücum yapsak!

- Kumandan müdâfaada kalmayı tercih ediyor.

- Sen ne dersin ha Mustafa Çavuş, can sıkmaya başlamadı mı bu mitralyöz?

O, cevap vermedi. Derin derin düşünüyordu; fakat doğrusu ya en babayiğidimiz de kendisi idi. Bahis değişmek üzere iken Mustafa Çavuş bir heykel gibi karşımıza dikildi: “Ben bunu gidip getiririm!” dedi.

“Satmıyorlarmış galiba!..” diye lâtife ettik. Arkadaşımızın bu sözü ciddi söylediğine kânî değildik. Fakat o hiç tavrını bozmadı. Gülümsedik bile. Yalnız kendini siperin üstüne fırlattı. O zaman anladık ki hakikaten mitralyözü almak için gidiyor. Kendisini en çok seven iki hemşehrisi arkasından koştu. Biraz sonra bu üç asker, diğer bütün gecelerden daha korkunç, daha siyah bir gecenin enginlerine doğru kayıp gitmişlerdi.

Hepimiz asabiyetten, heyecandan sararmıştık. Avuçlarımızdaki tüfekleri sıkıyorduk. Şu dakika hücuma kalkmak için öyle dayanılmaz bir arzu duyuyorduk ki... Hey yâ Rabbi eğer gidenler gelmeyecek olurlarsa!.. Bu sefer orada kalsak bile ey Kanlısırt’taki düşman mitralyözü artık sen yerinden oynamıştın!

15.03.2015 - { 07:13 }
Kayserili Ahmet Oğlu Mustafa Kuranel

Kızı Şerife Ellialtı Anlatıyor:

Çöpçüoğullarından Ahmet oğlu Mustafa, 1884’te Kayseri’nin Akçakaya köyünde doğmuştu. Babası çok zengindi. Evleri taştan bir konaktı ve taş yontmayı da çok severdi. Evlerin inşaatında da çalışmış ve taş ustası olmuştu. 1914 yılında bütün Osmanlı ülkesinde seferberlik ilan edilince tekrar askere alındı. Onbaşı rütbesiyle İstanbul üzerinden Çanakkale’ye gönderildi.

Cephede yokluk ve bit salgını vardı. Bütün çamaşırlarına bitler yuvalanmıştı. Olayın vahametini “Binbaşının bıyığında bit gördüm” diye anlatırdı Onbaşı Mustafa. “ bu bitlerle nasıl baş ederim?” diye çok kaygılanmıştı başlarda... ama çareyi çabuk buldu; düz taşları yontup ateşin üstünde ısıtır ve iç çamaşırlarını bu taşların üstüne koyardı ve sonra, bunların üzerine de bir sıra taş döşerdi alttan gelen ateşin sıcağı bitleri öldürür, çamaşırları bu iğrenç mahluktan temizlerdi. Bu yüzden komutanı kendisine birçok kez teşekkür etmişti. Arkadaşları “Allah razı olsun Mustafa Onbaşı, hem sırtımız ısınıyor, hem bitlerden kurtuluyoruz” derlerdi. Ne var ki, vücut temizliği yapamadıkları için bu bitler tekrar ürerdi.

Bir gece yapılan süngü hücumu sırasında çok sevdiği hemşerisi, adaşı Mustafa ağır yaralanmıştı. Yaralı Mustafa; “Ben ölüyorum şehit oluyorum, cebimdeki iki altın lirayı al senin olsun” demişti. Mustafa Onbaşı arkadaşına bakıp başını okşamış; “bana senin paran lazım değil, bende de iki lira var… Bana senin intikamın lazım Mustafa’m” demişti.

Yaralı Mustafa kollarında şehit oldu. O gece ve sonraki bütün hücumlarda hep adaşı şehit Mustafa aklına gelmişti Onbaşı Mustafa’nın. Yoğun çarpışmalar sırasında sık sık beyaz bayrak kalkar, yaralılar hasteneye kaldırılır, ölüler gömülürdü. Yine böyle bir hücumda Mustafa Onbaşı sağ bacağından bir süngü yarası aldı. yaralandığını askerinin “Onbaşım potininden kan çıkıyor” demesi ile far etmişti. Derin bir iz bırakmıştı İngiliz süngüsü onbaşının. O da çok İngiliz öldürmüş; birinin saatini, bir başkasının da matarasını hatıra getirmişti köyüne. İngilizlerin çatalla konserve yemesine çok özenirdi. Durmadan kazıp siper de yaparlardı.

 19-20 Aralık 1915 gecesi düşman kuzey cephesini terk ederken Mustafa Onbaşı nöbetteydi. Sabaha karşı düşman gemilerinin yer değiştirdiğini ve uzaklaşmaya başladığını görmüş, büyük bir sevinç ve heyecanla siperin üstüne çıkarak bağırmaya başlamıştı. Askerler “Onbaşım vurulacaksın, gir sipere.” Diye bağırıp sipere çektiler Onbaşılarını. Düşmanın gittiği anlaşıldıktan sonra siperlerin önüne çıkarak halay çekmişler, “Dön kahpe İngiliz, dön pabuçların burada kaldı…” diye türkü söylemişlerdi. Düşmanın kaçışının büyük canlı şahidiydi Onbaşı Mustafa. Torunlarına hep anlatırdı; “Şehitlerin üstünde yattık bazen” diye anlatırdı. Mustafa Kemal ile bir gün siperde karşılaşan Onbaşı, onun “Nasılsınız yavrularım” diye hatırlarını sormalarını unutamaz ve hep anlatırdı. Bir Atatürk hayranı olan Onbaşı, zeybek çalınca da hep kalkıp oynardı.

Atatürk’ü sever, İnönü’yü sevmezdi. Sonrasında ise gazilik maaşı bağlandı ama Onbaşı Mustafa bu maaşı da almamıştı. Annesi seferberlik ilanlarından hep korkardı, oğlunun tekrar askere alacaklar diye.

Soyadı kanunu çıktığında Çöpçüoğulları soyadı sana yakışmaz demişler, minare, çeşme gibi şeyler yaptığı için “Kuranel” soyadını almasını istemişlerdi. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra O’na bir anıt mezar yapılması için devlet bir ihale açtı. Önce mozale için mermer seçimi yapılacaktı. Çanakkale gazisi Onbaşı Mustafa bütün İç Anadolu ve Toroslar’ı tarayarak mermer örnekleri topladı ve bunları Ankara’ya götürdü.

Seçici kurul mozale için Onbaşı Mustafa’nın gönderdiği örneklerden birini seçmişti. Osmaniye Bahçe’de bir köyde bulunan mermer ocağını satın aldı. koca bir mermer kütlesi mühendislerce kesildi, ancak kamyona yüklenirken ikiye ayrıldı. Bu kırılan parçalar şehitliklerde kullanılması için bir kamyonla Çanakkale’ye Aynı büyüklükte ikinci mermer kesildi ve bu defa Pamuk balyalarına sarılarak kamyona yüklendi. 42 tonluk bu mermer, daha sonra yontularak Atatürk’e mozale yapılmıştı. Mermerin çıkarıldığı ocağın tapusu ise hala ailedeydi. Onbaşı Mustafa taş ustası olduğundan ve Mustafa Kemal’e duyduğu saygıdan dolayı işlenmesi sırasında hep mermerin başında bulunmuştu. Bizzat kendisi de yontmuştu.

Gazi Onbaşı Mustafa, 1969 yılında 85 yaşında rahmetli oldu. Arıburnu’ndan, Çanakkale’den getirdiği matara ve saat bugün Büyük oğlu Hacı Kuranel’dedir. O günlerin ve gazinin aziz anısına aile tarafından saklanmaktadır.

 

Gazi Hatıraları
Kayıtlı veri bulunamadı..