15.03.2015 - { 07:20 }
Alanyalı Ahmet Oğlu Raşit

Torunu Raşit Mehmet Raşitoğlu anlatıyor...

1310 doğumlu Ahmet oğlu Raşit'in kardeşi Fehmi Yemen'e git­mişti. Bir süre oradan mektubu geldi.. Daha sonra da Şehadet belgesi... Mezarı bilinmez.

Fehmi'nin ağabeyi Ahmet oğlu Raşit ise Çanakkale'ye gitti. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul'a, oradan trenle Uzunköprü'ye var­mışlardı. Gece yürüyüşleri ile ilerleyip dört gece sonunda Geli­bolu'ya geldiler. Gümbür gümbür top sesleri duyulmaya başlamıştı.

Anafartalar Cephesi'ne gönde­rilen Raşit, birçok süngü hücu­muna katıldı. Yaralandı, "Nasılsa ölüyorum, arkadaşlarım kurtul­sun" diye kendisini mitralyözün önüne attı. Sağ tarafı kurşunla doldu. Yukarıdan aşağıya bütün vücudunu sıyırdı kurşunlar. 3 gün yaralı kaldı cephede. Şehit sa­yıldı. Ölüler gömülmek üzere top­lanırken bir Alman hemşire sesini duydu. "Yaşıyor" deyip ölülerin arasından çıkarttılar. Alman hem­şire sargı yerinde ve askeri has­tanede çok ilgilendi onunla. Raşit sağlığına kavuştu ama yaralı ol­duğu için terhis edilip memleketine gönderildi. Alman hemşire çok üzülmüştü bu ayrılığa...

Ahmet oğlu Raşit. madalyalı bir gazi olarak Alanya'ya döndü­ğünde, sağ diz kapağında bir kurşun vardı. Adı Alanyalı Topal Raşit'ti olmuştu artık. Gazi maaşı da alıyordu...

Ancak, savaş bittikten sonra bile Raşit'i unutamayan Alman hem­şire, onun arkasından Antalya'ya geldi.. Askerlik şubesine Raşit'i aradığını belirten bir dilekçe verdi ve Almanya'ya geri döndü. Ne yazık ki, Alman hemşire hayatını kurtarıp aşık olduğu Ahmet oğlu Raşit'i bulamamıştı. Dilekçe 2 sene sonra Alanyalı Raşit'in eline ulaştı. Ama çok geçti artık. Raşit evlenmiş; 4 kızı, 1 oğlu olmuştu..

Ahmet Raşit çok konuşmaz; bazen sahilde deniz kıyısında şu tür­küyü söylerdi:

Çanakkale içinde hoplayamadım,

Cephanelerim döküldü toplayamadım.

Alanyalı Ahmet oğlu Raşit 1974’te vefat etti.

15.03.2015 - { 07:19 }
Ali Yalçın

Eceabat - Yalova Köyü'nden. «Paşa Ali» derler bana köyde. 87 yaşındayım. 1310 (1894) de doğdum. Eceabat'ın Yalova Köyünde yaşıyorum.

Gönüllü gittim askere. Balkan Harbi sıralarıydı, İstanbul'daydım. Araya, sora buldum şubeyi. Dilekçe verdim. Bileğime ip takıp mühür bağladılar. Elbise verip 2. Bölüğe verdiler. Kasımpaşa'da eğitim gördüm. İngiliz Subayları vardı eğitim yaptığımız Kasımpaşa'da... Sonra topçu bölüğüne verdiler beni. Daha sonra da 15 günde bir Marmara'ya top atışına çıkardık. Akşam olunca Heybeli'de yatardık. O zaman donanmanın elinde “Şevket ve Saffet” gibi harp gemileri vardı. Onlardan biri ile çıkardık. Hangisiyle ne zaman Marmara'ya çıktığımızı hatırlamıyorum. Gemilerdeki 7,5'luk, 10,5'-luk ve 15'lik toplarla 5'er mermi atardık. Ben 2. nişancı idim.

Daha sonra Turgut Reis Muhribi'ne geçtim. Ağır topçu oldum, uzun 28'lik toplarda. Turgut Reis'te 2,5 sene askerlik yaptım.

Yavuz'la beraber Karadeniz'e çıktık refakatçi olarak. Daha sonra da İstanbul Boğazına yakın yerlerde karakol ve devriye görevlerinde bulunduk Karadeniz'de. Bombardımana katılmadık biz, Sivastopal'da filan.

Çanakkale Savaşları'na gitmemiz de şöyle oldu.

Çanakkaledeki Alaman Paşası demiş ki: “Barbaros'la, Turgut Reis Muhriplerini koyalım Ecebat'ın önüne, yarımadayı siper yapsınlar kendilerine, ateş etsinler dış denizdeki düşma zırhlılarına.” Bunun üzerine biz Çanakkale'ye geldik. Kabatepe Cephelerine atış yapıyoruz. Aşırtma atışı yapıyoruz. Turgut Reis'te 6 tane uzun 28'lik, 8 tane 10,5'luk, bordoda. Güvertede de zırh siperler içinde 8 tane de 8,8'lik toplar vardı. 5 bölük de asker vardı... 500-600 kişi kadar.

Biz Barbaros'la birlikte 27. Alaya ateş desteği yapıyorduk. İlk ateşinde Barbaros'un bir şeyi koptu... Namlusu mu ne? İstanbul'a tamire gitti. Son gelişinde de Bolayır önlerinde batırdılar. İngilizlere ateş eden bizim Turgut Reis Zırhlımızdı. Turgut Reis'te Ali Rıza Kaptan, Celal Kaptan, 3. Kaptan İsmail Hakkı Bey vardı. Biz dış denize aşırtma ateşi yaparken yanımıza muhafız olarak, bordomıza Seyhun Şilebi ile “İngiliz Şilebi” dedikleri bir şilep bağlanırdı bizi korumak için.. Bizim geminin de baş tarafındaki toplardan birinin namlusu kopunca bizi de içerilere çekip şamandıraya bağladılar.

......

Manialar Müfrezesi kurmuşlardı o sırada. Bizi Nâra'ya çıkardılar. Ben bu müfrezede iki buçuk yıl kadar kaldım. Ağlar yaptık karada. Sonra denize şamandralar döküp aralarına ağlar gerdik. Düşman denizaltılarının Marmara Denizi'ne geçmelerini önlemek için. Çelik ağlardı bunlar. Bir denizaltı takılmıştı bu ağlara. Dinamit atarak suyun üzerine çıkardılar. İçinden 28 kişi aldık. Sonra battı gitti.

Bir diğer denizaltı da, Akbaş Feneri'nin yanında kayalara bindiriyor. Ondan da 16 kişi aldık Bizim topçunun biri bir mermi ile periskobunun aynasını parçalıyor. Denizaltı önünü göremeyip kayalara bindiriyor.

Şimdi bu denizaltıların batışını, ağlara çarpışlarını filan sonraya bırakalım da, 18. Mart günü düşman gemilerinin boğaza hücum edişlerini anlatıvereyim. Şimdi aklıma gelmişken sonra unuturum.

Nusrat Mayın Gemisi Karacaören Dalyan'nın önünde mayın yüklü olarak demirli duruyordu. Düşman gemilerinden şifre yaka-mışlar bizimkiler. Nusret de bunun üzerine gizlice boğazdan dışarı çıkıp mayınlarını dökmüş.

Sabahleyin düşman gemilerinin oraya buraya top ateşleri başladı. Bunun üzerine bizim tabyalardaki toplarımız da düşman gemilerine ateşe başladılar. Hamidiye Tabyasının toplarının ateşlen de başladı. Düşman mermileri de Hamidiye Kalesi'nin arkasına, Sarıcaali Köyü yanlarına Çanakkale'nin içine düşüyorlardı. Şehrin içinde dumanlar yükseliyordu.

Her taraf ateşe boğuldu. Yatsı zamanına kadar sürdü top ateşleri. Gavurun üç gemisi battı. Kimisi yaralanıp geri gitti. Kimisi mayına filan çarptı. Geçemediler. Geri gittiler.

Ben o zaman Turgut Reis'teydim. Barbaros'la beraber Killik   Limanın'dan,   Çanakkale'ye kadar devriye yapıyorduk. Ben top seslerini Turgut Reis'te duyuyordum. Bizim Turgut Reis 300 ton kömür alırdı. Sık sık kömür ve erzak almağa giderdik. Gittiğimiz zaman 15 gün filan dururduk. Turgut'ta 2 makina vardı. 150 metre boyu vardı. İki uskurluydu.    Krup    toplarıydılar. Alaman topları yani.

Ben baş alt tarafta, sağ toptaydım. Mermi sürerdim, üç kişi pirinç kelepçeye koyardık. Ondan sonra da 4 kişiyle tomarlardık. Hartuçu aşağıdan verirlerdi. Bursalı Akif, İzmirli Ali, Bandırmalı İsmail topun kamacısıydı, Çatalcalı Hamza. Tam 17 kişiydik topun başında.

Turgut Reis Çamburun'da demirli duruyor.  27.  Alay top Zeytinlikte. Sabaha da iki saat var. Kabatepe'nin oralardan dış denizden düşman zırhlıları başladılar üzerimize mermi yağdırmaya. 15'lik mermi atıyorlar. Biz de demirliyiz. Demire bir varyoz. Top başı aldık. Topbaşında 5 mermiyle bekliyoruz. Hazırız. Düşman zırhlılarına ateş edeceğiz.  

Gözetleme   yerimiz   de   Alçıtepe'de.

Gözetleme yerinden bize bildiriyorlar hedefi. Biz de aşırtma ateşi yapıyoruz düşman gemilerine.

Yakınlarımıza çok mermi düştü o gece. Fakat hiçbir tanesi gemimize rastlamadı. O geceki atışlarımızda namluyu koparttık işte. Mermi yatağına mı tam oturmadı, gaz mı kaçırdı, topta mı bir arıza oldu? Bilmiyorum. Namluyu koparttık.

......

Manialar Müfrezesindeyken, bir evrak götürüyorum Samantepe'ye. Samantepe'de askere potin, ayakkabı yapıyorlardı. Evrakları bıraktıktan sonra geri dönüyordum. Bizim ovanın orta yerinde köprülerden bir subay geliyor. Beyaz bir at üzerinde. Omzunda kurmay işareti var. Ardında da bir süvari geliyor... peşi, sıra... Ben yürüyorum. Benim yanıma geldiklerinde o subay atını durdurdu. Sordu:

-Bu dereye  ne derler?

-Bu Enezlik  deresi,  bu  da Çağlayık Deresi, dedim.

Bizim meralarımız olduğundan biliyorum iyice.

Arkasında atının üzerinde duran süvariye “Not, et,” dedi.

Sonra rastladığıma sordum. “Kim” diye. “Mustafa Kemal” dediler. Bir tayyare düştü bir akşam. İmroz'dan kalkan düşmanın deniz tayyarelerinden biri. Önce tayyare bombalarından birini atıyor. Killik İskelesinin uç kalaslarından birine düşüyor. Kalaslar kırılıyor. Patlamıyor bomba. İkinci bomba da bizim durduğumuz müfreze binasının 5 metre ötesinden geçen yolun yanındaki çamurlu bir yere saplanıyor... Balçık çıkartıyor etrafa. Nöbetçi, langır langır kampana çalıyor. Herkes sığınaklara giriyor. Biz Rizeli Yusuf'la beraberiz. Mavzeri aldım. Çıktım dışarıya. Tayyare filan gördüğüm yok ama gökyüzündeki hırıltısına attım bir el... Geçmiş gitmiş Çanakkale'ye doğru. Gidip Mecidiye kalesinin önüne düşmüş. Nara'daki makinalı tüfekler tayyareye ateş edip, benzin deposuna giden boruyu kopartmışlar. Ondan düşmüş tayyare.

Bizim müfrezeye telefon gelmiş. Binbaşı Hasan Bey, emir verdi:

 “Çabuk! filikacılar motorun başına.”

18 numarada Hulusi Efendi var. 18 numaralı motor da bizim filikayı taktı peşine.  Fayrap doğru Çimenlik Kalesinin önüne. Filikada 8 kişi varız. Bir de serdümen Mersinli Arap var. Salıverdi bizi Hulusi Efendi motorunun arkasından halatı çözüp oturduk küreklere biz de. Asılıyoruz küreklere. Düşen tayyare 5-10 adım önümüzdeymiş karanlıkta görememişiz. Başladı makinalı tüfeğiyle ateşe. Kurşunlar yanımızdan, tepemizden geçiyor. Nereye gideceğiz. Yattık filikanın içine.

Hulusi Efendi iki el ateş etti tayyareye doğru.

“Atma, atma” diyor bağırıyor tayyareden birisi Türkçe.

Vardık tayyarenin yanına. Tayyareyi motora bağlıyacağız. Tayyarenin içinde adamlar var. Aldık adamları ip merdivenle. Hulusi Efendi onları motora bindirdi. “Ben bunlaları paşaya götüreyim. Gelip sizi bağlarım.” dedi. Adamları aldı götürdü. Gitti geldi. Bağladı bizim filikayı, tayyareyle beraber. Köse Burnun' dan geçtik. Kömürlük Burnu'na bizi bıraktı. Anadolu kıyısında Nara Burnu'nun üst tarafında bir yer. Teslim ettik düşman tayyaresini. Biz müfrezeye döndük.

Tayyareyi deniz kıyısında bırakmışlar. İmroz'dan kalkan düşman tayyareleri de basıyorlar ateşi tayyareye. Neyse birşey olmamış.

Daha sonra anlayan bir adam getirmişler. O da tayyarenin kanatlarını kuş kanadı gibi toplayıp hangara sokmuş. İmroz'dan kalkan düşman tayyareleri, tayyarenin bulunduğu yeri bombaladılar daha sonra. Bombalardan birinin parçası oradaki hangara çarpıyor. İçerdeki benzin bidonları alev alıyor. Bir gümbürtü koptu. Alevler göğü kapladı. İçindeki 5 tayyare, bir de getirdiğimiz tayyare göz göre göre yandı gitti. Dış denizde savaş devam ediyordu o sıralar. Düşman tayyareleri de gelip ateş ediyorlardı. Sonra Nara'daki 24'lük topların siperlerine  makinalı  tüfekler  koymuşlardı.

Kömürlük İskelesindeyim. Mustafa Kaptan'a evrak getirdim. Kâğıdı verdim. Dönüyordum.

5-10 adım gider gitmez bir de baktım tepemde bir beyaz tayyare dikilmiş Makinalısı ile takır, takır, ateş ediyor. Attım kendimi oradaki bir hendeğin içine. Bir de kalktım baktım, 5 asker yolun üzerinde, orta yerde yatıyor. Koştum, gittim yanlarına.

15.03.2015 - { 07:18 }
İbradalı İbrahim Hayreddin

Oğlu Dumlupınar Ağıldere anlatıyor..

Nisan 1915in son günlerinde Kabatepe bölge­sini savunmakla 27. Alayın 2. Taburu görevliydi. Tabur komutanı Binbaşı İsmet Bey elindeki 4 bölükten üçünü sa­hilleri gözetlemekle görevlen­dirdi. Dört kilometre uzunluğundaki bölgenin en kuzeydeki bölümü Yüzbaşı Faik komutasındaki 250 kişi­lik 8. Bölük'e vermişti.

8. Bölük 1. Takım komuta­nı Asteğmen İbradılı İbrahim Hayrettin, 2. Takım komutanı ise Lapsekili Asteğmen Muharrem'di. İbradılı İbrahim Hayrettin, emrindeki 70 askerle 25 Nisan sabahı Balıkçı l Damları mevkiinde düşmanı (karşıladı... İngilizler ilk büyük kayıplarını İbrahim Hayrettin r karşısında Arıburnu’ nda çı­karmada verdi; altı sandaldaki 160 kişiden 18'i sağ kalabildi... İlerleyen saatlerde cephanesi tüke­nen 1. Takım, Düztepe'de 57. Alay kuvvetlerine katıldı ve savaşa devam etti.

8. Bölük'ün bütün komutanla­rı yaralanmış ve hepsi aynı has­tanede tedavi altına alınmışlardı... 19. Tümen Komu­tanı Yb. Mustafa Kemal, 1. Ta­kım erlerine komutanlarını sormuş ve onların hastanede ol­duğunu öğrenmişti...

Mustafa Kemal'in saat 10:00'da Düztepe civarında geri çekildiklerini görerek durdurduğu ve süngü taktırarak yere yatırıp mevzi aldırdığı askerler İbradılı İbrahim Hayrettin'in askerleriy­di... İbradılı ibrahim Hayrettin, kafasından aldığı bir şarapnel yarasıyla 10 gün Biga'daki has­tanede yattı ve tam iyileşmeden tekrar cepheye döndü. Askerleri ile birlikte büyük kahramanlıklar göstermeye devam etti...

İbradılı İbrahim Hayrettin, 1915 Haziranında bu defa sağ baca­ğından yaralandı... Ama askerleri kahramanlıkta onun yokluğunu hissettirmiyorlardı... Bu durum Mustafa Kemal'in de dikkatini çekti­ğinden, İbradılı' yı görmek istedi... Ama yine hastanedeydi kahraman Asteğmen İbradılı İbrahim..

Mustafa Kemal'in onu sordurduğu saatlerde, o hastanede; sava­şı, annesini, son sınıftan bırakarak vatan hizmetine koştuğu İstan­bul Hukuk Fakültesindeki arkadaşlarını düşünüyor olmalıydı... Tek isteği iyileşip tekrar düşmanın karşısına dikilmekti. Kısa sürede tek­rar kendini cephede buldu genç asteğmen...

İbradılı İbrahim'in birliği, düşmanın 9 Ocak'ta yarımadadan ayrıl-mas>ndan sonra 20 günlük bir bekleyişin ardından doğu cephesin­de görevlendirildi. Birinci Dünya Savaşı devam ediyordu... Balkan harbiyle başlayan askerlik hayatı 11 yıl sonra baba ocağına İbradı’ ya dönmesiyle sona erdi. Aldığı madalyaları beratlarıyla birlikte evinin en güzel yerlerine astı...                                              

Eylül 1920’ de Seydişehirli Kadı Niyazi Efendi İbradı'ya gelerek "Konya bölgesinde padişah taraftarı nümayişler yapıldığı" dediko­dusunu yayarak İbradı halkını da bunlara katılmaya teşvik etti... Bu haberler çabuk duyulmuştu. Bunun üzerine, Demirci Mehmet Efe, yanında İbrahim Hayrettin'in Çanakkale'den eski komutanı, yani 27. Alay komutanı Şefik Bey ve 1000 atlıyla İbradı'ya geldi. Tarih 12 Ekim 1920'ydi... Demirci Mehmet Efe, yaptığı yargılama sonucu 3 kişiyi idam etti... Bu kişiler Konya Valisi Cemal Beyin bacanağı Et-hem Efendi, Seydişehirli eski kadı Niyazi Efendi ve eski kadı Hacı Sadık efendilerdi. Ayrıca Haşmet Efendi dövülerek öldürülmüştü... Hayreddin, olan biteni duyunca, Çanakkale'deki komutanının ibradı’ da olduğunu bilmeden köyden dağa kaçtı...

Demirci Mehmet Efe ve arkadaşları çok zulüm yaparak zengin evlerini yağmalamış ve Isparta'ya dönmüşlerdi... Arkasından ağıt yakıldı Demircinin...

Efe geldi İbradı'ya oturdu

Haşımelinin hakimini götürdü

Tanganaya kanlı kavak dediler

Bir saatte dört efendi yediler

Yıkılaydı konakların kapısı

Dayak yedi kadınların hepsi

Demirci Efe, İbradı'da bulamadık­larını da padişah yanlısı" diyerek İs­tiklal Mahkemeleri ne rapor etmişti... İbrahim Hayrettin'in de adı vardı list­ede... Bunu duyunca, Antalya İstik­lal Mahkemesine teslim oldu. Mahkeme önce idama, sonra 10 yıl hapse mahkûm etmişti ama kendi teslim olduğu için cezası 6 ay hapse çevrildi... Devlet hizmetinden men edilmişti; sakıncalıydı artık... Hapisten çıkmıştı ama devlet hizmetinden men edilmesini hazmedememişti... İbradı'ya döndü... Günler, geceler boyu düşündü... Üzüntüsü anlatılır gibi değildi.

Derken, İbrahim Hayrettin evlendi... Singer makinelerinin Konya satış mümessili oldu... Ama, hayata küsmüştü... Çanakkale gazisi, Mustafa Kemal'in Anafartalar'daki gözdesi, birkaç defa O'na ulaş­mayı düşünmüş; ama sonra bu kadar dert arasında sıkıntı olmamak için eski komutanını aramaktan vazgeçmişti...

30 Ağustos 1927'de bir oğlu oldu... Büyük Zafer'in 5. yıldönü­münde doğan oğluna Dumlupınar adını vererek Mustafa Kemal'e bağlılığını ifade etti kendince...

Soyadı Kanunu kabul edilince de kendine soyadı olarak düşma­nı ilk karşıladığı vatan toprağı Ağıldere’ yi almıştı... Şehit askerleri­nin anısına...

1889 da doğan İbrahim Hayrettin, 1959 yılında hakka kavuştu

Çanakkale gazisi olarak... Mazlum gazi İbrahim Hayrettin'in oğlu

Dumlupınar Ağıldere bugün 80 yaşında. Ve babasından şöyle bah­sediyor:

"Babam çok sessizdi, savaş yıllarından hiç konuşmak istemez­di...."

İbradılı İbrahim Hayrettin, Çanakkale savaşından yıllar sonra, o günlerdeki alay komutanı Albay Şefik Aker'in talebi üzerine, 25 Ni­san sabahı görev yaptığı bölgede düşmanı karşılayışını kaleme al­dı. Şefik Aker. Askeri Mecmua’ nın bir özel sayısında yayınlanacak raporunda, İbradılı’ nın aşağıda yer alan bu mektubundan yararla­nacaktı.

 

15.03.2015 - { 07:17 }
Salih İğnegöl

Salih İğnegöl’ ün büyük dedesi, aslen Konya ilinden Kıbrıs'a göç tmiş ailelerdendi... Baf m Finike köyündeki kilise papazından satın aldığı kilise vakfına ait araziye yerleşmişti. Bu arazide, Mustafa Bey ve Ayşe Hanım'ın çocuğu olarak dünyaya gelmişti.

Ailesi ile beraber köyünde mutlu bir yaşam sürerken, küçük yaşta babasını kaybetti. Yakınlarının mal hırsına yenik düştüler; amcaları, babasının mirasının üzerine yatmış, onların avucuna birkaç altın sı­kıştırmışlardı. Daha da kötüsü, onu tayfa olarak bir gemiye koy­muşlar, bu şekilde Kıbrıs'tan uzaklaştırmalardı...

Miço olarak başladığı gemicilik yaşamında Antalya'ya gelip yer­leşti Salih... Harb-ı Umumi patlayınca Çanakkale'de, Yemende çar­pıştı. Savaşın bitiminin ardından Girit muhaciri Nazife Hanım ile evlendi. Akabinde Kurtuluş Savaşına katıldı ve Yunan'a esir düştü. Yunanistan'da bir adada esirken Rum gemici bir arkadaşının yar­dımı ile çöp kayığının altına, ağzına aldığı bir kamış parçasıyla tu­tunup kaçarak İzmir sahillerine çıktı. Yürüyerek Antalya'daki ailesinin yanına dönmeye çalıştı. Üstündeki kıyafetleri parça parça olmuş, saçı-sakalı birbirine karışmıştı. Bu vaziyette evine doğru giderken eşi ve akrabaları ile karşılaştı. Kırsal alanda, o zamanki açlık ve kıt­lık içinde salyangoz toplayıp tavada pişirip yiyerek karınlarını doyu­ran yakınları. Salih'i tanımıştı. Eşi yakınlarından birinin Salih geliyor kız Nazife" demesiyle dönüp bakmış, ama önce inanmamış, ancak yaklaşınca tanıyabilmişti.

Dinlenip sağlına kavuşunca da Antalya Askerlik Şubesi'ne tekrar giderek başvurdu ve askerlik hizmetini tamamladı..

Askerlik sonrası Antalya iskelesinde usta gemici olmuştu. "Salih Reis- diye çağırıldı. İki kızı doğdu. Daha sonraları Antalya’ daki iş sizlik ve sefaletten kaçarak Mersin'e yerleşti. Limanda çalışıp aile­sinin geçimini sağlamaya devam etmişti. Soyadı Kanunu' yla bera­ber, esir düştüğü yerin bugün İnegöl olarak bilinen eski adını, İĞNEGÖL' ü aldı. Erkek çocuğu olmadığından, bu soyadı da sadece kimlik kütüğünde hatıra olarak kaldı.

Salih Reis, 23 Aralık 1977 İskenderun'da vefat etti ve İskenderun Asri Mezarlığı'na bacağındaki hangi savaştan olduğu bilinmeyen kurşunla defnedildi.

Salih Reis hayattayken o kurşunun bulunduğu yeri okşar; "Benim madalyam bu..." derdi.

Gazi Hatıraları
Kayıtlı veri bulunamadı..