18.03.2015 - { 01:12 }
Edincikli Mehmet Er

"Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına:

"Komutanım ne olur şu kolumu kes!"

Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar:

"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!"

Bu ilahi cümleleri emir gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur.Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.

Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın yardımıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..."

Teğmen SAİP
Çanakkale Savaşlarından
12. Alay 1. Bölük Komutanı

18.03.2015 - { 01:10 }
Neden Çanakkale

Yıl 1984. Türkiye’nin başbakanlık makamında rahmetli Turgut Özal var. Aynı dönemin Milli Eğitim Bakanı ise Sayın Vehbi Dinçerler. Ülkesinin geleceği adına çözüm yoları araştıran Turgut Özal, eğitim konusunda da Japon pedagoglara bir araştırma yaptırmak ister ve ülkemize davet eder. Eğitim konusunda uzman bu heyet, Türk gençleri hakkında araştırma yapmak üzere ülkemize gelirler. Bir süre ülkemizin değişik yerlerinde görüşmelerde ve temaslarda bulunurlar. En nihayetinde araştırmalarının sonuçlarını açıklamak üzere başbakanımız Sayın Turgut Özal’ın yanına çıkarlar. Milli Eğitim Bakanımız da o sırada orada bulunmaktadır. Heyetin vardığı netice gayet açık ve kısadır.

- Sizin gençlerinizde milli şuur yok!

Yöneticilerimiz aldıkları bu üzücü cevap karşısında hayretler içerisinde kalır ve hemen sorarlar:

- Peki siz Japon gençlerine milli şuur verme adına ne yapıyorsunuz?

- Biz, gençlerimize, daha ilkokula başlamadan, şok testler uygularız. Mesela, uçak gibi hızlı giden tirenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız. Çok katlı yollardan da geçen tiren, onları şöyle bir sarsar. Sonra, robotlarla çalışan büyük fabrikalarımıza götürür, gezdiririz. Mini mini çocuklarımız teknolojinin baş döndürücü neticesini görerek şok olurlar, hayranlık duyarlar. Bu şoktan sonra onları Hiroşima’ya, Nagazaki’ye götürürüz. İkinci Dünya Savaşlı sırasında atom bombasıyla müthiş surette tahrip edilmiş olan bu bölgeleri biz aynen koruyoruz. Oraları da çocuklarımıza bilgiler vererek gösteririz. Hiçbir canlının ve bitkinin hayat bulmasına imkân vermeyen atom bombasının bugüne uzanan etkilerini hayretle seyrederler. Tabiidir ki, çocukların bütün görüp dinledikleri, masum ve temiz ruhlarında derin ve etkili izler bırakır. Bütün bunların ardından da deriz ki:

- Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz, vatanınızı, işte böyle düşmanlar bombalar, yakar, yıkar ve hiçbir canlının yaşayamayacağı hale getirir, sonra da çeker gider. Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı tirenleri bile geçecek yeni araçlar yaparsınız. Daha da gelişmiş fabrikalar kurarsınız. Üstelik, hiçbir düşman, size saldırmaya cesaret edemez. Ülkeniz, milletiniz yücelir, yükselir, daima bütün insanların saygı duyduğu ve özendiği bir konumda kalır. Şimdi artık, çalışkan olup olmama kararını kendiniz veriniz. Çalışmak ve ülkenizi sevmek zorunda değil misiniz? Artık bunu düşünün ve kararınızı verin!

- Çocuklarımız bununla ikinci bir şok daha yaşarlar. Ve bu şoklarla iyi bir Japon olmaya doğru güçlü bir adım atmış olurlar.

Yetkililerimiz, Japon gençlere nasıl milli şuur kazandırıldığını öğrenmişlerdir. Ardından bir soru daha sorarlar.

- Peki biz, Türk gençlerine milli şuur kazandırma adına ne yapmalıyız?

- Bildiğimiz kadarıyla, sizin, gençleriniz için birçok Nagazaki’niz ve Hiroşima’nız var. Bizimkinden çok daha önemli bunlar. En önemlisi de Çanakkale Savaşları’nın geçtiği bölgedir. Birinci Dünya Savaşı’nın bu bölümü, gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile…

Bir metrekare toprağa altı bin merminin düştüğü yerdir Çanakkale… Böyle bir savaştan Türkler her şeye rağmen galip çıkıyor, zor olanı başarıyorlar. En gelişmiş teknolojiye ve donanıma meydan okuyarak, imanın galip geldiğinin ispatını yapıyorlar.

Üstelik karşılarında tek bir düşman değil, birleşmiş güçler, sizin tabirinizler yetmiş iki buçuk millet var.

“İşte bu tablo ve bu bölge, gençlerinizin milli şuurunun pekişmesine fazlasıyla yeter. Bunun için gençlerinizi guruplar halinde Çanakkale’ye götürmelisiniz. Her Türk genci Çanakkale Savaşları’nın olduğu bölgeyi mutlaka gezmeli, görmeli ve öğrenmelidir.” Ve o gençlere denmelidir ki:

“Sizler çalışmazsanız, birlik içinde olmazsanız, düşmanlara Çanakkale’ye geldikleri gibi bu defa da başka şartlar altında başka şekilde gelirler, size yaşamayı haram ederler. Çalışır ve birlik içinde olursanız, teknolojiyi yakalarsınız, barışa katkıda bulunur, vatanınızı müreffeh bir hale koyarsınız.”

“Evet, gençlerinize bunları telkin ettikten sonra da, bu zaferin destanını en güzel biçimde diler getiren Mehmet Akif’i ve onun Safahat’ını okutunuz.”

İşte Japon heyetin açıklaması böyledir.

18.03.2015 - { 01:09 }
1 Mecit

Kocadere Köyüne büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Sivaslı, kimi Halepli çok sayıda yaralılar getiriliyor. Bunlardan biri Lapseki’nin Beybaş köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsüne  biraz daha tutabilmek isteğiyle komutanın elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi gittikçe zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.

“Ölme ihtimalim çok fazla… Ben bir pusula yazdım, Arkadaşıma ulaştırın…” tekrar derin derin nefes alıp, defalarca yutkunur: “Ben… ben köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan

1 Mecit borç aldıydım. Kendisini göremedim. Belki ölebilirim. Ölürsem söyleyin, hakkını helal etsin…” “Sen merak etme evladım” der. Komutanı, kanıyla kırmızı boyanmış alnını eliyle okşar. Ancak az sonra komutanının kollarında kan kaybından şehit olur.  Son nefeste bir kez daha: “Ben ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.” Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor. Bunlardan çoğu da sargı yerine ulaşmadan  şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine künye ve yanında bir pusula. Komutan daha gözyaşlarını fırsat bilmeye fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve okuduğu yere yıkılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır; ne titremelerine ne de gözyaşlarına engel olamaz.

Pusuladaki not:

Ben Lâpseki’nin Beybaş köyünden arkadaşım Halil’e 1 Mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal etim.”

Siz bu olayın neresindesiniz? Arkadaşınıza, dostunuza bir şeyleri hayal ettiniz mi? Yoksa 1 Mecit gibi helalleşmek küçük bir şey mi hayıtınızda size 1 Mecidiyeyi hediye edecek arkadaşlarınız, dostlarınız var mı?

Menkîbeler
Kayıtlı veri bulunamadı..